2008 Oscar ödülleri

Sinema Yorum Yapılmamış »

En İyi Yönetmen ve En İyi Film ödülleri Ethan Coen ve Joel Coen kardeşlerin oldu…

(25 Şubat 2008) Gecenin merak edilen ödüllerinden biri henüz ilk dakikalarda belli oldu. Animasyon harikası Ratatouille, Persepolis’in önüne geçerek En İyi Animasyon ödülünün sahibi oldu. Şüphesiz Persepolis çok anlamlı, çok etkileyici bir sinema deneyimi. Fakat anlaşılan Oscar üyeleri de Ratatouille’un şık ve taze çekiciliğine karşı koyamadı.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü, İhtiyarlara Yer Yok’un sıradışı ve unutulmaz seri katiline hayat veren Javier Bardem’e verildi. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü ise güçlü performansıyla İngiliz oyuncu Tilda Swinton kazandı.

En İyi Kadın Oyuncu ödülünün yeni sahibi, genç aktris Marion Cotillard oldu. Oyuncunun yıldız isimleri geride bırakarak ödüle uzanması gecenin sürprizlerinden biriydi. En İyi Erkek Oyuncu ödülünü belki de yılın en güçlü performansını ortaya koyan Daniel Day-Lewis aldı.

En İyi Uyarlama Senaryo ödülü İhtiyarlara Yer Yok’un usta işi ve benzersiz senaryosuna imza atan Coen kardeşlere gitti. En İyi Senaryo ödülü ise çok konuşulan, büyük beğeni toplayan Juno’ya gitti.

En İyi Kısa Film ödülünü Le Mozart des Pickpockets, En İyi Kısa Animasyon ödülünü ise Peter & the Wolf aldı.

En İyi Belgesel dalında muhalif filmlerin adaylığı göze çarpıyordu. Kazanan film olan Taxi to the Dark Side’ı Irak’taki Amerikalı askerlerin açıklaması Oscar’ın arabulucu bir girişimi olarak değerlendirildi. Gecede Robert Boyle’a bir Onur Ödülü verildi.

Diğer ödüller ve dataylar için burayı tıklayabilirsiniz.

Kendimi durduracak değilim

Ordan burdan Yorum Yapılmamış »

Fırat BUDACI‘ nın 20 Şubat 2008 tarihli Uykusuz dergisindeki, bu yazı ile aynı başlıklı köşesindeki yazısı…Kendisi bu yazısının hayatında yazdığı en hızlı ve özensiz yazı olduğunu söylemiş ancak yazdıkları ile benim düşündüklerim o kadar örtüşüyor ki paylaşmak istedim sizlerle. Keşke ben de Fırat gibi yazma konusunda yetenekli olabilseydim…

“‘Çok iyi insandır’ diyor. Hiç adetim değildir, ama o bahsettiği insanın neden ‘iyi biri’ olduğunu anlamak için çaktırmadan sorular soruyorum. Akşam eve gidince de maddeler halinde yazıyorum iyi insan kriterlerini: 1. Bütün doğum günlerinde ilk arayan o olurmuş. 2. Bir derdi olsa, dinler, dert ortağı olurmuş. 3. Hesabı hiç ödettirmezmiş. 4. Buluşup ayrıldıktan sonra, eve sağ sağlim varıp varmadığını kontrol etmek için mutlaka telefonla ararmış. 5. ‘Ne biliyim işte, çok candan, çok iyi yaa… Böle ne biliyim…’ miş. Maddeleri yazdıkça sinirleniyorum. Kendine dolanan birkaç yapay nezaketli davranış yüzünden adamı ‘dünyanın en iyi insanı’ (evet bu tanımı da kullandı) mertebesine çıkarıyor. İnsanevledı kendine dokunan, işine gelen, hoşuna giden davranışları, davranış sahibine ‘çok iyisin’ diye paketleyerek  geri iade etmek konusunda her zaman hevesli olmuştur. Sevgili okurlar, hesap ödettirmeyip parayla ‘iyilik’ satın alan bu insanı ben de tanıyorum. Nezaketli davranış stillerinde usta olduğunu, ama şartlar değiştiğinde o nur yüzünün, tükürükler saçan mimiklerle tanınmaz bir hale geldiğini 2 defa gördüm. Nasıl ‘öç alacağını’ tıslayarak anlatırken yanı başındaydım.

İşten ben de sevgili okurlar ‘iyi insan‘ tanımının daraltılması isteği ile size başvuruyorum. Karıncayı bile incitmez sözündeki ‘bile‘ kelimesinin kaldırılmasını istiyorum. O ‘bile’ kelimesi beni delirtiyor. Bizler, sürekli karınca sakatlayan küçük insanlarız ama o yitip giden duyarlılıkların, yeryüzünde artık nadir rastlanan yalansız dolansız ilişkilerin efendisi. ‘Bile’ kelimesiyle kuvvetlendirilmiş bir kaidenin üzerinde duran nadide bir eser. Yaşlıysa, şu haramla beslenen dünyada, onun gırtlağından bir lokma haram geçmemiştir;gençse, ‘Ben kimseye kötülük yapamıyorum’ (keşke yapabilsem gibi bir alçak gönüllülük ilavesi de var bu sözde) cümlesiyle cilalar insanlar arasındaki konumunu.

Beni yanlış anlamayın sevgili okurlar, derdim iyilikle değil benim. İyi insan olmayı, bir elbise gibi üzerine geçirip, içindeki hasedi, küçük hesapları saklayan, iyiliğin rantını yiyen kumarbazlarla. İyilik, şahitlik ister. Yapılıp denize atılan bir şey değildir. Ve bazen iyilik yapmak insanın en güzide gösteri alanıdır. Ben de yıllarca iyi bir insan olarak tanındım. Bu payeyi kaybetmeyeyim diye sinirimi, küçük hesaplarımı derinlere gömmeye gayret ettim. Küçücük bir çocukken çok sinirlendiğim bir anda bağırıp ağlayacağıma banyodaki musluk başını tüm gücümle çevirdiğimi hatırlıyorum. Bir daha açılmadı o musluk. Tesisatçı gelip, musluktaki siniri almak zorunda kaldı. ‘Kim kapattı bunu böyle’ diye sormuştu. O musluk önemlidir. O musluk, Gencebay’ın sazı, Kırmızıgül’ün kaşları, Sibel Can’ın mimikleri, Seda Sayan’ın dudakları, Tatlıses’in göz pınarları, sabah programlarında ağlayan insanların mendilleri, Nihat Doğan’ın ses kaydı ve Tuğba Özay’ın hapishane tespihiyle beraber, ‘Sürekli İyi İnsan Sinyalleri Yaymaya Çalışanlar Müzesi’ ne kaldırılmalıdır. Ve bu müzenin kapıları defalarca kilitlenip, ‘İyilik yap denize at’ sözünde bahsi geçen denize atılmalıdır. Evet, farkındayım sevgili okur, kötü benzetmeler yapıyorum. Beni bağışlayın, bu ‘çok iyi bir insandır’ lafındaki ‘iyi insan’ ları tanıdıkça, televizonlarda izledikçe, toparlanamaz, ‘ertelenmez’ duygular içerisine giriyorum ve sanırım şu an hayatımın en hızlı ve özensiz yazısını yazıyorum. Onlara buradan seslenmekten başka bir şey gelmiyor elimden:

Davudi sesiyle ‘Vita kutularında çiçek yetiştirdim’ diye şiirler okuyup, kumar masalarında basılan o şair arkadaştan; parayla iyi olabilmenin kolaylığını gani gani kullanan yardımsever ruhlu, ağlak suratlı sanatçılarımızdan; ne bulsa ağlayan ama bir yandan ‘ben imparatorum, sıksam ayağa değil kafaya sıkarım’ diyen mangal uzmanı türkücüden;eli silahlı kahramanlarına, babacan mafya görüntüsü vermeye çalışıp, bu 1000 yıllık fikirden ekmek yemeye çalışan kıt akıllı dizi senaristlerinden; birini dinlerken çok ilgiliymiş gibi ‘a-aaa’, ‘inanamıyorum’, ‘herkes biz değil ki’ gibi yapay tepkiler ve abartılı mimiklerle muhabbet yürüten insanlardan; işçilerin ağzına s..çıp sağa sola yardım amaçlı para dağıtan patronlardan; iyiliği ve yardımseverliği üye oldukları dernek yemeklerinde kahkahalarla, tıka basa yiyip içerek yürüten tüm ‘aza’lardan; dürüstlük ve doğruluk misyonunu bayrak edinmiş ve en son yoğurt reklamlarında bu misyon üzerinden nefis para kazanın o kadından; aklına hiç kötü bir şey gelmezmiş gibi sürekli iyiliğe abanan, bütün kapıların sevgi, dürüstlük ve iyilikle açılacağını dillerden eksik etmeyen ama tesadüfen haklarında bambaşka gerçekleri öğrendiğimiz, gülümsemesi sabit, kraker suratlı bir takıp ünlü şahsiyetlerden ‘iyiliğin’ yakasını bırakmalarını rica ediyorum. Herkesin iyi, dürüst, namuslu olmasından, yaşadıkları ‘kahpe dünya’da parıldayan bir yıldızmış gibi davranmalarından ve kullandıkları yapış yapış dilden usandım. Televizyonlarda sürekli sarf edilen ‘Adam gibi adam‘ lafının kaldırılmasını, ‘yürek‘ kelimesinin yasaklanmasını talep ediyorum. Hayat yorgunuymuş gibi yıkkın tavırlar sergileyen, ‘şu kirli dünya’da steril kalmış gibi, sadece iyilik, dürüstlük adına yaşarmış gibi yapan insanların ciddiye alınmamasını istiyorum. Para konusundaki hırsı sınır tanımaz ama iş lafa gelince ‘nerde o eski günler‘i ağızlarından eksik etmeyen, zanaatının vadesi dolmuş insanlara ‘hadi git eski günlere’ denmesini istiyorum. Gündelik hayatta ne b..k yerse yesin yaptıklarına hep bir haklılık payı biçen, ‘iyi insan’ olmaktan artık yakınacak derecede kendini kaybetmiş, bütün dünya onun üzerine geliyormuş gibi davranan ‘oyuncu insanlar‘ın anında terslenmelerini istiyorum. ‘Özünde iyi‘ gibi zorlama bir lafın ‘genelde kötü‘ olarak değiştirilmesini istiyorum.

‘Kim sıktı bu musluğu böyle?’ diye soran tesisatçıya, yıllar sonra ‘iyi bir insan sıktı’ diye cevap vermek istiyorum. O musluğu geri istiyorum…”

İntikam üzerine bir başyapıt; OldBoy

Sinema Yorum Yapılmamış »

Senaryosu, kurgusu, yönetimi ve özellikle oyuncuların performansları ile dört dörtlük bir başyapıt OldBoy. Pek iyi beceremem filmler konusunda yorum, eleştiri vs. yapmayı -en azından teknik anlamda- bu nedenle bu yazımda filmden aldığım ekran görüntülerine yer vereceğim. Öncelikle film hakkında genel bilgilerimizi verelim…

Yapım yılı 2003, Güney Kore’li usta yönetmen Park Chan-wook OldBoy’un yönetmeni. Filmin senaryosu filmle aynı ismi taşıyan ve Nobuaki Minegishi and Garon Tsuchiya tarafından yazılan bir manga‘ ya dayanıyor. OldBoy yönetmenin “Vengeance üçlemesi” nin ikinci filmi. Üçlemenin ilk filmi Sympathy for Mr. Vengeance ve sonuncusu da Sympathy for Lady Vengeance adlarını taşıyor.

Film 2004 Cannes Film Festivalinde Grand Prix ödülünü aldı ve jüri başkanı yönetmen Quentin Tarantino tarafından büyük övgü aldı. Tarantino’nun diğer jüri üyelerini filmin Palme d’Or ödülünü Fahrenheit 9/11 yerine OldBoy’a verilmesi yönünde ikna edebileceği de söylendi ve çok konuşuldu o dönemde…

Filmin konusuna gelince,

Film Oh Dae-Su’nun yağmurlu bir gecede kaçırılmasını ve 15 yıl boyunca bir odada esir kalmasını anlatarak başlar. Oda da bir televizyon ve ihtiyaçlarını karşılayacak banyo, yatak vb. eşyalar bulunmaktadır. Esir kaldığı sürede Oh Dae-Su’ya ne kadar esir edileceği söylenmez.

“15 yıl süreceğini söyleselerdi, dayanmak daha kolay olabilir miydi? Yoksa dayanamaz mıydım?”

Oh Dae-Su’nun aklını kaçırmaması için yemeğine şizofren hastalarında kullanılan ilaçlar karıştırılmaktadır. İlerleyen zamanlarda odasındaki televizyondan karısının öldürüldüğü haberini duyar. Kendisini esir alanlar suçu Oh Dae-Su’nun üstüne atmışlardır. Oh Dae-Su bunu kendine yapanı bulmak için, yaptığı tüm kötü şeylerin listesini çıkarır. Asla pes etmez ve duvarı kazmaya başlar. 15 yıl sonunda duvarda, gerçek dünyaya ulaşabilen bir delik açmayı başarır. Ertesi sabah hipnotize edilerek binanın çatısına bırakılır.

Oh Dae-Su bırakıldıktan sonra 15 yıl boyunca kendisini kimin esir tuttuğunu araştırmaya başlar. Bir suşi restoranına girmesi ile telefonu çalar. Telefondaki ses “seni özledim…çabuk ol ve bana gel” der ve kendimizi akıcı olayların içerisinde buluveririz.

Filmden bazı replikler

Gülerseniz dünya da sizinle güler, ağlarsanız yalnız başınıza ağlarsınız…
Bir canavardan daha kötü olsam bile, yaşamaya hakkım yok mu?
İster kaya olsun isterse de kum tanesi olsun, ikisi de suda aynı şekilde batar…
İntikam sağlığın için iyidir ama acı seni yeniden bulacaktır…
Tanrım bir dahaki sefere daha genç bir adam olsun!
Sanırım ortalama bir hayat yaşadım. Ama çok fazla günah işledim…

Filmin müziklerine gelince, şu ana kadar müziklerini dinlediğimde inanılmaz etkilendiğim ikinci film OldBoy, ilki Requem For A Dream’ di. OldBoy’ un müzikleri o kadar rahatlatıcı, duygu dolu ki sizi alıp başka yerlere götürüyor. Dinlemekten usanılmayak tarzda…

http://www.nemzi.dmkhosting.com/download/mp3/Oldboy/ 

bu adresten filmin tüm müziklerine mp3 formatında erişebilirsiniz.

   

Kendimi tanı(yamı)yorum…

Ben, kendim Yorum Yapılmamış »

Dün gece rüyamda gördüm seni, evlerimiz yan yana. Sen yalnız yaşıyorsun, yalnızsın. Ben ise ailemle yaşıyorum ama ben de yalnızım…İkimizin yalnızlığı herhangi bir çaba gerektirmeksizin hemen anlaşılıyor, belki de en büyük ortak noktamız bu…Evde bir kedi beslediğini anımsıyorum ama ortalıkta ona dair hiçbir iz yok…Belki o da yalnızlığını sonlandırmak üzere bırakıp gitti seni diğer kedilerin peşi sıra. Ya da onu yalnızlığına ortak etmek istemedin, yüreğin elvermedi, salıverdin sokağa…

Benim ise evde beslediğim bir kedim ve bir de köpeğim var, ikisinin de tüyleri bembeyaz. Arada bir başka bir beyaz köpek görüyorum yakınlarımda ama anlamlandıramıyorum varlığını…O da beyaz tüylü!

Başka bir meslek grubuna dahil olmana rağmen, evinin önündeki “Diş Hekimi” tabelası dikkatime takılıyor. Belki de bir önceki gün Fırat BUDACI okuduğum içindir…İçindeki tüm sıkıntılarına, özlemine, unutamamışlığına rağmen tedavi için gelen insanları sıcacık gülümseyişinle karşılanıyorsun. İlgi, sevgi, mutluluk dağıtıyorsun tedavinin yanı sıra, belki de promosyon bütün bunlar. Belki de hayata bu şekilde tutunmaya çalışıyorsun, bu şekilde unutabiliyorsun hayatın kırgınlıklarını, düş kırıklıklarını, eski sevgiliyi, sevgilisizliği, ölümü…Kim bilebilir ki?

Akşam hep birlikte bir konsere gidiyoruz. Konser “ortaya bi karışık” misali, metal gruplar ağırlıklı ama “Grup Hepsi” de var. Etrafta bi dolu grunge ve underground takılan cool tipler, kızlı erkekli…Arada görüntüyü bozan tüm çocuksu masumiyetleri ile “Grup Hepsi” delisi yeğenim ve arkadaşları :)

Konser bitimi evlerimize dönmek üzere arabalara yöneliyoruz. Sen bizim arabaya biniyorsun, diğerlerini tercih etmiyorsun. Herhangi bir nedeni yok belki de, ortada bir tercih olduğunu ben kendi kafamdan uyduruyor da olabilirim, öyle olmasını dilediğim için. İlgiyle ilgilenilmesi hoşuma gidiyor…

Henüz yolu bile yarılamamışken inmek istediğini söylüyorsun arabanın frenlerinin iyi olmadığını öne sürerek. Arkadan bizi takip eden diğer arkadaşların tıkılı olduğu başka bir arabaya biniyorsun. Daha sonra baş başa iken arabanın radyosunun çalışmaması yüzünden arabadan indiğini söylüyorsun. (Yalnız bu bölüm de ne karışık, bunaltıcıymış. Devam edemiicem!)

Evlerimizdeyiz, yatmaya hazırlanıyorum ama seni ağlama sesinle irkiliyorum, telaşlanıyorum. Aceleyle evine geliyorum. Kapını çalıyorum, yatak odanda yarı çıplak, gözlerin ağlamaktan yorulmuş, isyan edercesine kıpkırmızı ikisi de…Yatağının hemen yanı başındaki sehpanın üzerinde “O” nun resmi. İçimden “At o resmi, unutmaya çalış artık, O nunla ilgili ne varsa gözünün önünden at hepsini!” demek geliyor, unutabilmene yardımcı olabilmek için…Yanıbaşında uyumak istiyorum, belki varlığım O’nsuz geçen gecelerinin kabuslarını tatlı rüyalara dönüştürüverir diye umarak. Beni öptüğünü anımsıyorum…

Lokantadayız, sen hemen arkamdaki masada, kız arkadaşlarınla birliktesin. Ben ise yüzünü anımsayamadığım bir arkadaşımla aynı masada karşılıklı oturmak yerine yan yanayız. Ona bakınca anlıyorum masanın karşısında bir başkası olduğunu. Dönüp masanın karşısına bakıyorum, hiçbirimizin tanımadığı bir erkek. Garson üçüncü defa “Siz ne istemiştiniz?” diye sorunca sinirlenip garsonu azarlıyorum ve siparişlerimizi yineliyorum, tanımadığımız adamınki de dahil. Belli ki daha önce sohbet etmişliğimiz var, bu görüntü aklıma sohbet sonrası girmiş olmalı. Ancak henüz tanışma fırsatı bulamamışız belli ki…

Bir süre sonra karşımızdaki adam bir peçeteye sarılmış “hap” lar çıkartıyor ve aramızda o bildik konuşma geçiyor. (Yine sıkıldım, bırakıyorum)

Rüya sonrası yatakta yarı uykulu geçen zaman:- Onlarca ses arasından hoşuna gideni seçip, diğerlerini umursamadan gülümseyebilir misin? Seçtiğin melodinin bunu yapmasına izin verebilir misin?

 

- Bana “sessiz” elektrik süpürgesi hediye edenin 40 yıl kölesi olurum?

- Birlikte olduğum her kadın ertesi biraz daha edebi oluyorum, yoksa edepdiz mi?

Akıl fikir ofisi

Ordan burdan Yorum Yapılmamış »

“Bazı gazetlerde abus abus tipler oturup allahın günü ‘New York’ta şu lokanta iyi, şu lokanta şahane’ diye yazılar yazıyorlar. Hayır, ‘Vay benim gariban halkım nasıl gitsin New York’a!’ demiyorum. Gider. Hatta diyelim ki ben gittim; lokanta seçmek için New York Times’tan Post’a on bin tane gazete var. Olmadı, Zegat rehberi var. O da olmadı şehir rehberleri var. Onlar da olmadı Time Life’tı şuydu buydu zilyon tane dergi var. O da olmadı internet var. Ne diye arada bir New York’a giden bir davarın oradaki lokantalar hakkında yazdıklarını ciddiye alayım? Doğma büyüme oralı, 100 yıldır o şehirde yaşayan bir alay yemek eleştirmeni dururken ne diye ne idüğü belirsiz bir toramanın ‘Sevgili okurlar, para bok gibi, New York senin, Paris benim geziyorum.’ demekten başka bi halta yaramayan yazısını referans alıp lokanta seçeyim?”

Barış UYGUR‘un 13.02.2008 tarihli Uykusuz dergisinde, bu yazının başlığı ile aynı olan köşesinden bir bölüm. Ağzına sağlık Barış…

Diğerlerinin Gölgesinde X

Ordan burdan Yorum Yapılmamış »

Kemal öyle düşündüğü için düşünenler,

Nuri şöyle yaptığı için yapanlar,

Annesi bir şeylere inandığı için inanlarlar,

Babası bir şeylere inanmadığı için inanmayanlar,

Sınırlarını diğerlerinin belirlediği bir hayatı yaşayanlar,

Bu sınırları belirleyenler,

Diğerlerinin gölgesinde yaşayanlar,

Güneşin sıcaklığının bazılarına ulaşmasını engelleyenler, araya girenler, gölge yapanlar 

Hepinizin Allah belasını versin…

Derdim; eğer ateist olmasaydım,

Ama ne mutlu bana ki Allahtan! ateistim…

Bu nedenle birilerinin belanızı vermeyeceğini düşünüyorum

Biliyorum…

Not : Güneşle birilerinin arasına girenleri bazen güneş yakar, acıtır onları. Çünkü o çapaklıdır biraz, tortuludur böyle…

Ölü Ozanlar Derneği’nden

Sinema Yorum Yapılmamış »

“Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın tüm iliğini emmek istiyordum. Yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu farketmemek için…”

“I went into the woods because I wanted to live deliberately. I wanted to live deep and suck out all the marrow of life… to put to rout all that was not life; and not, when I came to die, discover that I had not lived…”

Tutunamayanlar

Kitap Yorum Yapılmamış »

“Allahım, onu neden yalnız bıraktın? Neden, yalnızlığının verdiği çaresizlikle can sıkıcı ilişkiler kurmasına izin verdin? Neden, geçirdiği her dakikanın hesabını sordun, içini ezdin? Neden, korkuyu göğsünden çekip almadın? Neden, suçluluk duygusunu üzerinden atmasına yardım etmedin?

Neden, apartmanın bodrumunda saklambaç oynarlarken Ayla’yla yalnız kaldığı zaman kıza dokunacak cesareti vermedin ona? Oysa, bu çeşit küçük cesaretleri en değersiz kullarından bile esirgememişsindir. İsa’yı neden bu kadar geç tanıttın ona? Neden, günahlarının yükünü taşıyacak gücü ona da vermedin? Selim de, kendi çapında, birkaç kişiyi kandırabilirdi senin yolunda.

Meyveleri gösterdin de ağaca çıkarma becerikliliğini esirgedin. Neden küçük yaştan Latince, Eski Yunanca, Fransızca, İngilizce filan öğretmedin ona? (Sen ki bütün dilleri ezbere bilirsin). Dua etmesini bile öğretmedin ona. Evde yalnız kaldığı geceler karanlıkta yorganı başına çekti ve kan ter içinde, mısra 193 ile mısra 214 arasında söylediği gülünç yakarmayı uydurabildi o zor şartlar altında. Daha iyi birşeyler söyletemez miydin? Neden, onu canı kadar seven annesinin bile Selim’i; ‘Benim korkak oğlum’ diye okşamasına göz yumdun? ‘Benim akıllı oğlum, güzel oğlum’ dediği zaman da neden şımarmasını önlemedin? Bir duvardan bir duvara çarpıp durdun onu. Bir uçtan bir uca itip durdun onu. Öğretmeni: ‘yalan söyleme, bu resmi sen yapmadın,’ dediği zaman neredeydin? Neden bir karşılık bulmasına yardım etmedin?

Oysa, o resmi Selim yapmıştı. On bir yaşında, ‘benim kızla konuşuyorsun,’ diye Erdal’dan ilk tokadı yediği zaman, aslında kızla konuşmamıştı. Neden, babasının verdiği on liranın üstünü bir kerede yolda düşürmesini sağlamadın da, önce iki buçuk lirayı düşürdü ve koşa koşa dönüp bu parayı ararken kalan dört lirayı da kaybetti? Soruyorum: Neden? Sonra, neden karakola gönderdin Selim’i parayı bulan oldu mu diye sormaya? Neden polisleri güldürdün ve Selim’i ağlattın? Polisler daha mı iyiydi Selim’den? Biliyorum, İsa daha büyük acılar çekti diyeceksin. Bu kadar ayrıntılara giremezdi, diyeceksin. Asıl, ayrıntılara girmeliydi bence. Herşeyi yaşamalıydı. İlkokula göndermeliydin İsa’yı da Selim gibi. Sonra, Selim senin oğlun değil ki. Olsaydı da bilmiyordu. Biliyorum, bunlardan daha acıklı sözler yazdı romancılar, diyeceksin. Ben daha neler duydum, diyeceksin. Demek bunu söylemekle bitiyor herşey. Sen onlara inan (ne kaybettiğini bilmiyorsun onlara inanmakla).

Küçük ayrıntılara daha girme bakalım. İsa’nın ikinci gelişiyle durumu kurtaracağını sanıyorsun. Selim de ikinci kere gelirse görürsün. Yalnız, bu sefer lütfen aynı zamanda gelsinler artık. Araya gene binlerce yıllık bir uçurum koyma. Sonunda, ilk gelişlerinde yaptığın gibi ikisini de yalnız bırakma.”

Tutunamayanlar kitabın adı. Sevdiğim bir çok bölümden yalnızca birisini alıntıladım yukarıda. Oğuz ATAY’ın inanılmaz mizah gücüyle yoğrulmuş, tadından yenmez bir başucu kitabı. Mutlaka edinin, okuyun, edinemeyenlere yardımcı olun…


Tasarım:FoxTheme & Photoshop Brushes | Türkçe Çeviri:denizakin.com
Yazılar RSS Yorumlar RSS Log in